Kınık Dayı’nın Koyu

 

2.Antalya Edebiyat Günleri'nde "Bir insanı sevmek onun öyküsünü sevmektir" başlığıyla gerçekleştirdiğimiz Öykü Gecesi'nde okunan "Kınık Dayı'nın Koyu" isimli öyküm.

 

Kınık Dayı'nın Koyu

Babamı hiç böyle görmemiştim. Ara ara öfkelendiği olurdu ama bu kadar yoğun bir duygu yüküyle sarsıldığını ilk kez görüyordum. Yaklaşık iki saattir bir taraftan gözlerinden yaşlar akıyor, yüz ifadesini hiç değiştirmeden bunları siliyor, bir taraftan da bana, daha çok ta anneme söyleniyor.

Öfkesi azalmak bilmiyor. Dövse diye geçiriyorum içimden, birkaç tane vursa belki biraz sakinleşebilir. Vurmuyor, konuşuyor. ''Bunun bir bok olamayacağı belliydi. Bu olsa olsa Cem Sultan olur. Kaybeder bu. Çocuğun ruhu kaybedici. Ya tatlıcının kızının peşinden İzmir’e gidip, adresini bulmayı başarır, ya da kıyıdan mırmır avlar bu. Hiç bir zaman grida avlayamaz. Davar güdemez bu davar. Sürüyü kurda kırdırır. Geçitten atlarken tüfek boşandırır. Bu çocuğa hiç kazanma azmi veremedik. Demek ki olmadı mı olmuyor. Geninde yok sümsüğün. Nezaket, hiç mutfağa kaçma, asıl suçlu sensin. Demedim mi sana bu çocuğun hayatını düzene sok, yemek vakti gelmezse aç bırak, ödevlerini kontrol et,  acıma, ödevini yapmazsa uykusuz kalsın, eve giriş çıkış saati belli olsun, sınava çalışacağı zamanı düzenle. Dinlemedin. Ben evde olsam gösterirdim gününü bu Orhan Veli kılıklı sorumsuza. Ne yapacağız şimdi. Ben şimdi dershanedeki meslektaşlarıma ne diyeceğim. Öğrencilerime ne söyleyeceğim. Ya veliler, veliler bana ne gözle bakacak. Çalışın, düzenli yaşayın, çocuğun psikolojisini şöyle ayarlayın, annenizden babanızdan şöyle bir ortam isteyin, arkadaşlar şu yöntemle anlatın. Akıl vermediğimiz kimse yok. Karnımızı akıl vererek doyuruyoruz. Gel gör ki kendi çocuğumuz serseri. Kim bize inanır. Daha kötüsü, attığımız nutukları dinleyip kapı arkasında kıs kıs gülecek olmaları. Nezaket, ben demedim mi biz bu çocuğa işyeri açamayız, paramız yok, bu çocuğu özel üniversitede okutamayız, paramız yetmez. Ben bu serseriye demedim mi okumazsan aç kalırsın. Kepaze olursun.  İyi çalış demedim mi hep. Nezaket, seni uyarmadım mı ben? Bu herif başımıza bela olacak, bu herifte hırs yok. Kazanma zevki yok. Bu herif deneme sınavlarında 100’üncü olmaktan hoşlanıyor. Boşu boşuna dershaneye gönderdim seni. Harcadığım paralara yazık. Ben ortaokul sınıflarında görevli olmasam bilirdim sana yapacağımı. Zaten bir gün gittin bir gün kaçtın. Tatlıcının kızıyla doğru sahil kenarına. Oğlum tatlıcının tuzu kuru. 20 tane dairesi var. Bizim neyimiz var. Senin neyin var. Tatlıcının kızı tabi gelir seninle sahile. Sen kendi derdine yan. Emekli memurun çocuğu. Dedim ama önlem, önlem almak yok. Kendine çeki düzen vermek yok. Tatlıcının kızı. Tatlıcının kızı gelsin de kurtarsın şimdi seni. Bir kez olsun öpebildin mi  bari. Sen onu da beceremezsin ki. Nezaket, sen haklıydın. Biz bunun adını halis, muhlis, avanak  falan koysak iyiymiş. Boşuna Doruk Zafer koyduk. İsme yazık bu sümsüğün üzerinde telef oldu.''

 

Her nasılsa evden sıvışıp dış kapıyı çekmeyi başardım. Ağustos sıcağında sahile kadar koştum. Kumsal insanlarla doluydu, büfelerden sert ritimli popüler şarkılar yükseliyordu. Güneşlenenler, denize girenler. Ortam bana göre değildi. Eve dönüp bisikletimi aldım. Kemer yoluna doğru sürdüm. Babam haklıydı. Daha bir dikkatli ve ciddi çalışmalıydım ama yapamadım, yapamıyordum. Kafam hep doluydu. Yarım saatten fazla bir kitabı ya da bir dersi takip etmem, kapalı bir alanda kalmam mümkün olmuyordu. İçime  huzursuz bir burukluk gelip oturuyordu. Uzun süre yapabildiğim tek şey Zehra’yla öpüşmekti. Okul çıkışı Konyaaltı’na iner, kıyıda oturur denizi seyrederdik. O bana büyüyünce sahip olmayı düşündüğü evi, ben ona ligdeki futbol takımlarının son durumunu anlatırdım. O beni, ben onu pek dinlemezdik. Daha çok konuşma şeklimiz, yüzlerimiz, dudaklarımız birbirimizin ilgisini çekerdi. Kucaklaşır öpüşürdük. Önceleri ben hararetli nefeslerle, filmlerde gördüğüm gibi her iki dudağını da ağzıma alarak öpmeye çalışıyordum. Zehra bir gün ''Ben öyle sevmiyorum. Sen dur, bana bırak” dedi. Yavaşça alt dudağımı iki dudağının arasına aldı öylece durdu. Zehra’nın tatlı kokusunu teneffüs ettim. Gözlerimi kapadım. Öylece kaldım. Çok daha güzelmiş dedim içimden. Zehra İzmir’e ablasının yanına gönderilene kadar her gün buluşup, hep o şekilde öpüştük. Babamın ders çalışmamı istediği yılları, Narenciye çiftliğinin kenarındaki alanda futbol maçı yaparak, zıpkınla ya da oltayla balık avlayarak, Zehra’yla buluşarak, buluşmadığım zamanlarda onu hayal ederek, benim gibi dershanede ve okulda sıkılan çocuklardan oluşan arkadaş takımıyla birlikte yaptığım çeşit çeşit şakalar ve eğlencelerle geçirmiştim. Deneme sınavlarındaki başarısızlığım babamı rahatsız etse de kendi çocuğunun başarısız olamayacağına olan derin inancı olası bir krizi önlüyor, üç beş dakikalık sert uyarılara katlanarak durumu atlatıyordum. Eninde sonunda gerçekle yüzleşelecekti. Üniversite sınav sonuçları  açıklandı, çevrede tanıdık hemen hemen bütün ailelerin çocukları şu ya da bu derece önemsenen çeşitli üniversiteleri kazanmayı başardılar. Ben başaramadım. Dünü derin bir şok haliyle sessiz geçiren babam bugün patladı nihayet. Bu kadar büyük bir öfke beklemiyordum doğrusu.

 

Bisikletimin pedalını çok hızlı çevirdiğimi baldırıma vuran ağrıdan anladım. Limanı geçip Topçam  plajına yaklaştım. Karşıda Sıçan Adasının kayalıklarında bile insanlar vardı. Her yer ne kadar kalabalıktı. Antalya’da yaşayan herkes soyunmuş denize girmişti sanki. Topçam’ın doğu tarafında denize dik kayalıkların dibinde, karadan ulaşılması hayli güç olan sakin mini plajlar vardır. Balık avı maceralarım sırasında keşfettiğim yerler. Sakin olabileceğini düşünerek oralarda kendime kuytu bir koy bulmaya karar verdim. Bisikletimi yolun güneyindeki çalılıklara sakladım. Yamaçtan inmeye başladım. Muhtemelen vaktiyle karayolu hafriyatından düşmüş iri bir kayanın dibine doğru dikenli maki bitkilerinin arasından yol bularak ilerledim. Kıyıdan görülmesi neredeyse olanaksız olan otuz metrelik bir kumsal sessiz sedasız beni bekliyordu. Kayanın tam dibinde uzun kollu giyinmiş, saçlı sakallı, ufak tefek  bir adam denize attığı misinasını tartıyordu. İçimden sövdüm. Bazen yalnız kalabilmek ne kadar güç oluyor. Solgun ince askılı atletimi ve keten pantolonumu çıkarmadan bir anda denize atladım. Sıçan Adasına doğru bisikletimin pedalını çevirdiğim hızla kulaç atmaya başladım. Adaya 40 metre kala kayalıkların ucunda,  dershaneden tanıdığım inek takımından bir çocuğu gördüm. Çevremi saran aşağılama cenderesinden kurtuluş yoktu. Bu sıcak ve nemli Ağustos günü dev bir demir külçesi gibi üzerime çökmüştü. Geri döndüm. Pasaklı adamdan başka hiç kimsenin olmadığı mini plaja ulaştım. Toplam 1,5-2 kilometreyi bulan hızlı ve aralıksız yüzme beni yormuştu. Taşın gölgesine, kumların üzerine uzandım. Babamı, üniversite sınavını, okulu, dershaneyi, hatta Zehra’yı bile düşünmemeye çalışarak gözlerimi kapadım. Her sıkıştığımda yaptığım gibi sadece kafamın tam tepesinde duran ve hiçbir yöne yatmayan saç tutamını düşündüm, dikkatimi sadece oraya yoğunlaştırdım. Uyuyakalmışım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kıyıya yakın giden bir balıkçı motoru tarafından uyandırıldım. Kıçta oturan balıkçı ''Kınık Dayı selam'' diye bağırdı. Pasaklı adam elini hafifçe kaldırmakla yetindi. Selam verilmesinden pekte memnun kalmamış gibiydi. Balıkçılar tanıdığına göre buraların müdavimiydi. Bu mevsimde kıyıda pek balık olmazdı. Hele sıcağın azdığı bu öğle saatlerinde, bir gelincik yakalanması bile mucize sayılırdı. Adamın balık tutmayı ya da tutmamayı umursamadığı açıktı. Vuruyor mu diye seslendim. Bana doğru baktı. Saçları ve sakalının arasından sadece parlak kara gözleri ve burnu görünüyordu, cevap vermedi önüne dönüp ötelere bakmaya devam etti. “Kınık Dayı bari mantarlı kargıyla kefal avlasan belki  bir şeyler yakalayabilirsin” dedim. Ani samimiyetimden hoşlanmadığını belli ederek yüzünü çevirmeden, “Kefal senin bokunu yer” dedi. Bir an hakaret ettiğini düşündüm. Sonra ne demek istediğini anladım. Gerçekten de kefal insana en yakın balıktı, dolayısıyla kirle, pasla, mazot kokusuyla, limanla, koyla çok haşır neşirdi. Anlaşılan kefali yeterince temiz bulmuyordu. Uzun uzun Kınık Dayı’yı süzdüm. İçini yem olarak kullandığı ekmeğin ucunu iki üç kez ısırması ve bir kez misinayı çekip yem değiştirmesi dışında saatlerce hiç kımıldamadı. Bu kuytu yerde hiç bir şey düşünmeden, hiçbir iş yapmadan ve kimseyi görmeden günlerce kalmak istiyordum. Ne yazık ki vakit ikindiyi bulmuş, kayanın gölgesi iyice uzamıştı. Babam bu saatte lokalde olmalıydı. O eve dönmeden ben dönsem ve doğruca odama geçsem, bir süre hiç karşılaşmasak iyi olurdu. Dönmeye karar verdim. “Hoşçakal dayı” diye seslendim. Kınık Dayı yine cevap vermedi. Geldiğim yoldan yukarı kara yoluna tırmandım. Bisikletimi sakladığım yerden çıkarıp yavaş yavaş Antalya’nın yolunu tuttum.

 

O günden sonra babam benimle hiç konuşmadı. Mümkün olduğunca görünmeden, varlığım fark edilmeden eve girip çıkıyordum. Önceleri sadece eve gece geç geldiğimde yaptığım gibi, zili çalmadan. Kapıyı iki kez tıklatıyordum. Annem duyup açıyordu. Odama geçiyordum. Annemden duyduğuma göre babam sadece benimle değil mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmuyormuş. Sadece eve akşam gezmesine gelen misafirlerle zoraki sohbet ettiğini, laf üniversite sınavlarına, yani benim durumuma gelince hemen konuyu değiştirip, bazen Antalya’nın düşman işgalinden kurtuluşu, bazen de mensubu olduğu Yörük aşiretinin geçmişiyle ilgili kahramanlık hikayeleri anlattığını odamdan işitebiliyordum. Babamın ne zaman canı bir şeylere fazlaca sıkılsa, ne zaman kendisini yenik hissetse kahramanlık hikayeleri anlatırdı. Ben evde olduğum sürece odamdan çıkmıyor, daha doğrusu utancımdan, babamla karşılaşmaktan duyduğum korkudan dolayı çıkamıyordum. Yemeğimi annem odama getiriyordu. Evde olmadığım zamanlarda da parklarda, sahillerde boş boş dolaşıyor, kenar mahallelere yürüyüşler yapıp oralardaki yoksul çocukların oyunlarını, ninelerin yol kenarı sohbetlerini, bisikletli dondurmacıların minik külahta sattığı dondurmanın insanlara verdiği sevinci, kapı önlerinde dolaşan tencerecileri, bıçkın mahalle delikanlılarını, şalvarlı, utangaç genç kızları, havalı belediye görevlilerini, gecekondusuna taksi çağıran saçı permalı, deri pantolonlu konsomatrisleri seyrediyor, insanların hayat hikayelerine ilişkin tahminler yapıyordum. Sık sık Kınık Dayı’nın koyuna gidiyordum. Dördüncü ziyaretimden sonra Kınık Dayı’nın dili çözüldü. Ortalama  her üç cümleme karşılık kısa bir cümle yanıt veriyordu. Benden kurtuluş olmadığını anlamıştı. Yakınlardaki Hurma köyünde oturduğunu, her gün, güneş doğarken iki somun ekmek ve bir şişe suyla yürüyerek bu koya geldiğini, hava kararırken geri döndüğünü öğrenebildim. Bense neredeyse bütün hayat hikayemi o sormadan anlatmıştım. Bir gün bana kefal diye seslendi, sen kefale benziyorsun dedi. İnsana zamk gibi yapışıyorsun. Birde denizin üzerinde çok hızlı kayıyorsun. Sıçan Adası’na balıkçının motorundan daha hızlı varıyorsun. Adımı kefal koymuştu. Hayatımda ilk kez birisi bana lakap takıyordu. Kendimi sınıfın en sevimli çocuğu gibi hissettim. Hoşuma gitti.

 

Eylül geldi, okullar açıldı. Üniversiteye kaydolacak arkadaşlarım bir bir veda telefonları ediyorlar, çok yakın olmadıklarım dahi, biraz Antalya’dan ayrılmanın hüznü, birazda başarılarının tadını çıkarmak için, ağdalı duygusallık gösterileri yapıyorlardı. İlkokul öncesi çocukluk günlerimden beri ilk kez eylül ayını okul telaşından uzak geçiriyordum. Evle olan ilişkim kendi odamdan ibaretti. Zehra İzmir’den dönemiyordu. Arkadaşlarımın tamamına yakını bir yerlere gitmişti, ben kalmıştım. Okulların açılması, Ramazan ayının başlaması, plajları birden bire tenhalaştırmıştı. Zaten havalar da serinlemiş, sıcaklık  sadece Avrupalı       ya da kuzeyli turistlerin yüksek bulduğu derecelere, mevsim normallerine düşmüştü. Kınık Dayı’dan başka kimsem kalmamıştı. Ne garip, her yıl yaz tatilinin bitmesi anlamına geldiği için hüzün veren Eylül ayı, bu yıl tam tersi bir nedenle aynı hüznü hissettiriyordu. Eylül ayı gelmiş ve okul başlamamıştı. Bir pazartesi günü elime lise son sınıf tarih ve edebiyat kitaplarını alıp okul saatinde Kınık Dayı’nın koyuna gittim. Ağlıyordum.

 

Kınık Dayı gözünün ucuyla baktığı anda durumu anladı. Bir süre yüzüme bakmadı. “Oku bakalım kefal” dedi, “Kitaplarında ne yazıyor ben de bileyim.” “Dayı ciddi misin” dedim. “Ciddiyim merak ediyorum” diye üsteledi. Ben bunları neden yanıma aldığımı bilmiyorum dayı dedim. Okuyacağımı hiç düşünmedim. “Yazan çok yazmış boşa gitmesin” dedi. Tarih kitabını zoraki, tam ortasından açtım. Halil Paşa’nın Kut-el Amare’de 13.000 İngilizi nasıl esir aldığını anlatan sayfaları okumaya başladım. Ben okudukça Kınık Dayı heyecanlandı. Sık sık vay be, Allah Allah gibi sözler sarf ediyor, bazen de küfrediyordu. Yenilgi sayfaları gelip çattığında da ilgisi hiç azalmadan sürdü. Bu kitaplarda merak edilebilecek ilgi çekici olabilecek bir şeyler yazdığını hiç düşünmemiştim. Herhangi bir sınavda soru sorulmayacaksa bu uzun metinleri okumanın ne anlamı olabilirdi. Oysa şimdi Kınık Dayı’yla birlikte ben de heyecanlanıyor, bir sonraki sayfayı merak ediyordum. O gün saatlerce okuduk. Tam İstanbul’un işgaline geldiğimiz sırada saatin oldukça geç olduğunu fark ettim. Gitmeliydim. Yarın sabah erkenden geleceğime söz vererek ayrıldım. Bisikletimi eve doğru sürerken ajan Lavarensin gemide esirler karşılığı Halil Paşa’ya rüşvet teklif ettiği sahneyi gözümde canlandırdım. Eve varmak için sabırsızlandığımı fark ettim. Okumaya devam edecektim. Eve ulaştım, okumaya devam ettim. Ertesi gün daha sonraki gün ve daha sonraki günler. Kınık Dayı’yla birlikte uzun uzun okuyorduk. Bazen olaylar üzerine tartışır, yorum yapardık. Kınık Dayı adı geçen tarihi kahramanlara ya ''şerefsiz, orospu çocuğu'' ya da ''çok büyük adam'' diyordu, ikisinin ortası yok gibiydi. Bense büyük adam dediklerine itiraz etmemekle birlikte küfür ve hakaret ettiği kişilerin savunulacak bir yönünü bulmaya çalışıyor, onun bu ağır nitelemelerine itiraz ediyordum. Tarih okumak insanoğlunun zamana karşı en büyük silahıydı. Tarihi yaşayanlar bin bir güçlük, tehlike ve belirsizlik içinde gün gün, saat saat o uzun yılları yaşıyor, okuyanlar ise belki dakikalar içinde sayfalar dolusu okuyuveriyordu. Yaşayanlar zaman ve emek alan deneme yanılmalarla sonuçlara ulaşıyor, okuyanlar o hazır sonuçları öğreniyor ve yaşamı kolaylaştırmakta kullanıyordu. Daha önce tarihe hiç böyle bakmamıştım.

 

Dershaneye kaydolmayı kabul etmemem evdeki krizi iyice derinleştirdi. Artık annem de bana karşı daha sert bir tavır içindeydi. Onları bir taraftan anlamaya çalışıyor, bir taraftan da hayatı kendilerine ve bana bu kadar çekilmez kıldıkları için öfkeleniyordum. Ortada çözülmesi gereken bir sorun varsa dahi bu azalmayan duygusallık ve gerginlik ortamında ne yapılabilirdi ki. Aradan aylar geçmesine rağmen birbirimize tebessüm edemiyor hatta konuşamıyorduk. Akşamları eve gelmek benim için katlanılması güç bir sorumluluktu. Tek yenilik Kınık Dayı’yla oluşturduğumuz tarih okuma alışkanlığının babamın hikayelerine karşı tutumumda neden olduğu değişiklikti. Artık akşam ziyaretçilerine anlatılan tarihi hikayeleri odamdan kapıyı aralayarak dinliyordum. Bir taraftan hikayeler ilgimi çekiyor bir taraftan da babamın hangi ruh haletiyle bunları anlattığını bilmenin hüznünü yaşıyordum. En ilginç hikayelerden biri Paris II ve Aleksandra’nın batırılışıydı. Burası İstanbul basınına uzak tabi. Antalya’nın çektiklerini bilen yok. 1.Dünya Savaşı’nda ne yaşadık, Kurtuluş Savaşı’nda ne kahramanlıklar gösterdik, kaç şehit verdik kimsenin umurunda değil. Bak size 1. Dünya Savaşı’ndan bir olay anlatayım. İki Fransız gemisi Antalya kıyılarına dadanmış, denizden geçit vermiyor. Yük taşıtmıyor. Yiyecek nakli mümkün olmuyor. Bir köyde ufak bir yelkenli görseler yelkenliyi batırmakla kalmayıp bir de köyü topa tutuyorlar. Kemer kıyılarında 4 un fabrikasını topla tahrip ettiler. Karadan da yol yok. Kıyılar sarp, yamaç, uçurum. 57.Topçu Alayı Komutanı Miralay Şefik Bey, daha önce Meis önlerinde dört uçaklı İngiliz kruvazörünü batıran yüzbaşı Ertuğrul Beye emir verir. Bu sorunu çözmesini ister. Ertuğrul Bey, Ağva koyuna küçük toplardan oluşan bataryasını yerleştirir. Bir yelkenliyi limanın ortasına demirler bekletir. İki gün sonra iki Fransız gemileri hooop düşerler. Paris II, biraz açıkta durur.  Tam atış mesafesindedir. Aleksandra bataryanın gizlendiği kayanın  dibine yanaşır. Tam yelkenliye el atacakları sırada yoğun topçu atışı başlar. Paris II denizin dibini boylar. Aleksandra kaçar kurtulur. 23 Fransız esir alınır. Halka gösterilir. Yaklaşık 1 yıl sonra yine Ağva Limanı’na omurgası dinamit yüklü, fünyesi portakal  sandığına bağlı bir kayık konulur. Kalan boş yerlerde portakal sandıklarıyla doldurulur. Aleksandra 2 gün sonra hoop düşer. Paris II’yi, batıran topçu bataryasının çoktan nakledildiğini düşünse de, önce şüphelenir, yanaşmaz. Uzaktan kayığa atış yapar. Sonra dayanamaz gelir.  Portakalların zehirli olup olmadığını kontrol ederler. Durumdan emin olunca leziz portakalları gemiye taşımaya başlarlar. Son sandık yerinden oynatıldığında havaya uçarlar. Aleksandra da Paris II gibi Ağva’da denizin dibini boylar. 40 kadar mürettebat, iki filikada, iki gün kadar açıklarda direnip, Antalya limanından teslim olurlar. Antalyalı az çekmedi bu emperyalistlerden. Hala o iki gemide ölen ya da esir düşenlerin torunları Fransa’dan gelip batıklara dalış yaparlar. ''Babamın bu hikayeleri anlatarak geçici de olsa ne kadar rahatladığını anlayabiliyordum. Annem ve babam için dünyanın sonu gelmişti ve ben bunu önleyemiyordum. Babamın ilgiyle dinlediğim bir başka hikayesi de mensubu olduğu Bahşiş Yürükleriyle ilgiliydi. ‘Bahşiş Yörüğü’ derler bize. Bizde boyun eğmek yoktur. 1571’de Piyale Paşa Kıbrıs’a çıktığında adanın imarı için Müslüman teba lazım olur. Padişah emir buyurur, orta Toros Yörük aşiretlerinden zorla adam toplanıp Kıbrıs’a nakledilecektir. Müfrezeler çıkar Yörükler toparlanır, gemilere doldurulurlar. Yörük denizi bilmez, dağı bilir. Yörük dağını terk etmez, hayvanlarını bırakmaz. Yarı yolda bütün gemilerde isyan çıkar. Yörükler gemileri ele geçirir, geri dönüp yeniden dağlarına çıkarlar. İşte Alanya’dan Hatay’a kadar yayılan Bahşiş Yörükleri’ne bu ismin verilmesinin nedeni Piyale Paşa’ya bahşiş olarak verilmek istenmiş olmalarıdır. Bizim atalarımız o onurlu dik başlı insanlardır. Her hikayeden sonra babamın dinleyicilerin hayretine yorduğu kısa bir sessizlik olurdu ki; o anlar babamın en sevdiği anlardı.

 

Kasım ayı geldi çattı. Kıyılardaki durum tenhalıktan ıssızlığa dönüştü.  Balık verimi artmış, kıyıdan bol bol mırmır çıkmaya başlamıştı. Kınık Dayı’yla birlikte ıssız koyumuzda oldukça mutluyduk. Öğle yemeklerimiz, balıklı soğanlı limonlu ziyafetler olmuştu. Artık Kınık Dayı da benimle birlikte denize giriyordu. Dünyanın en çelimsiz en sıska adamıydı. Boyu da kısa olunca üzerindekileri çıkardığında, sadece saç ve sakaldan oluştuğu zannedilebilirdi. Bu koyda birlikte geçirdiğimiz günlerin bana olduğu kadar ona da iyi geldiğini gözlüyor, mutlu oluyordum. Tanıştığımızdakinden  daha konuşkan, daha neşeli bir insan olmuştu. Bir gün kefal dedi sen çok güçlü, çok akıllı bir çocuksun, senin hayatta yenilmene ihtimal vermiyorum. Yeryüzünde başaramayacağın bir şey olduğuna inanmıyorum dedi. Çok şaşırdım. Hayatımda ilk kez birisinden böyle sözler işitiyordum. Ciddi misin dayı dedim. Herkes tam tersini söylüyor. Sen onlara aldırma. Ben kolay kolay bu sözleri söyleyecek adam değilim. Kınık Dayı kendi hayatından hiç söz etmezdi. Kaç kez denedimse hiçbir şey öğrenemedim. Neler yaşamıştı, kime kimlere kırılmıştı. Onu yaz kış bu koya getiren neydi. Çok merak ediyor, rahatsız etmemek için soru sormuyordum. Bu karmaşık, gizemli, sır dolu adamın hakkımda söyledikleri beni günlerce düşündürmekle kalmadı ayrıca çok mutlu etti. O yıl üniversite sınavını kazanmaya ve yaşadığım kabusu sonlandırmaya kesin olarak karar verdim. Zaten tarih okumaya başlamış epey de yol almıştım. Edebiyat, Türkçe dil bilgisi, Coğrafya. Ay ay hepsini planladım. Genellikle Kınık Dayı’yla birlikte koyda, Kınık Dayı’nın koya inemeyip taş başında paltosuyla oturduğu, dalgalı soğuk  kış günlerinde ise evdeki odamda  bol bol okudum. Okurken sanki hiç sınav yokmuş gibi düşünüyor, çoktan seçmeli test sorularına itibar etmiyor, merakımın, öğrenme isteğimin önüne geçecek duygulardan uzak durmaya çalışıyordum. Okuldayken hiç yıldızımın barışmadığı edebiyat dersi, kabuğunu ilk kez kırabildiğim bir meyve gibi büyük bir tada dönüşmüştü. Ders kitabında adı geçen şair ve yazarlardan bir kısmının kitapları babamın kütüphanesinde vardı. Uygun bir zamanda fark ettirmeden onları alıp, özellikle şiirleri yüksek sesle odamda okuyordum. Önceleri adlarını duymakla birlikte sıkıcı ders konularından ayıramadığım Nazım Hikmet’i, Kemal Tahir’i, Orhan Kemal’i gerçek anlamda ilk o yıl fark ettim. Coğrafya dersinin ezberlenmesi gereken garip jeolojik adlardan oluşmadığını anladım. İnsanların  ve yeryüzünün ürettiği, kültürel ve coğrafi zenginliklerinin araştırılmaya değer, ilginç hatta çarpıcı olabileceğini keşfettim. Durumumu fark eden annem epey değişmiş yeniden annem olmuştu. Babamsa bir kez daha hayal kırıklığı yaşamamak için olsa gerek, umutlanmamayı ve bana karşı davranışlarını değiştirmemeyi tercih ediyordu. Her gün yeniden koya inmeye başladığımız bahar ayları geldiğinde  Kınık Dayı’ya Orhan Veli’den  Oktay Rifat’tan şiirler okuyor, Kurtuluş savaşından isyan hikayelerine dalıyor, bir yanar dağın niçin patladığını keyifle anlatıyordum. Üniversitede Tarih ya da Hukuk okumak istiyordum. Hukuk dedi Kınık Dayı. Yaşamını Antalya’da sürdürmek istiyorsan hukuk oku. Hukukçu bağımsızlığı seçebilir. Tarihçi devlette çalışır, gönderildiği yere gider. Antalya’da yaşayacağım tabi dedim. Benden kurtuluş yok. Her gün gelip seni ziyaret edeceğim. Sıçan adasına yüzeceğim. Her sabah penceremden  Toros Dağları’nı seyrederek başlayacağım güne. Mırmır avlayacağım. Zıpkınla Grida vuracağım. Konyaaltı sahilinden güneşin doğuşunu izleyeceğim. Nereye gidersem gideyim Antalya’ya döneceğim. Burada yaşlanıp burada öleceğim...

 

Babamı yaşadığı süre içinde iki kez ağlarken gördüm ilki üniversiteyi kazanamadığım için üzüntüden, ikincisi Hukuk Fakültesi’ni kazandığım gün sevinçten. O beni hemen affetti ama ben onu ölümünden önce affedebilmek için çok çaba sarf ettiysem de sonuçtan hiç bir zaman emin olamadım. Bana duyduğu başarılı olma şartına bağlı sevgiyi bir türlü kabullenemedim. Sınav sonucunu alır almaz Kınık Dayı’ya koştum. Beni kucaklayıp kaldırmak istedi, gücü yetmedi, birlikte yuvarlandık. Sonra ben onu kucaklayıp, koyun bir ucundan ötekine, öteki ucundan diğerine koştum. O gün Kınık Dayı’yı ilk kez nara atarken gördüm.

 

Durumu bitmez bir tebessüm ve sükunetle karşılayan annemin eve hafız çağırıp şükür için kuran okuttuğunu sonradan işittim.

 

Kınık Dayıyı ve Antalya’yı  bırakıp Ankara’ya Hukuk okumaya gittiğim o yıl yaşamımın en muzaffer yılı olmakla birlikte benim için bir önceki yıl kadar hüzünlüydü. Sabahları Kurtuluş Parkı’na yürüyüşe çıktığımda Kınık Dayı’nın koyunu büyükçe çakıl taşlarına varana kadar hayal ediyordum. Dayı her zamanki yerine oturtuyor, ben Sıçan Adası’na doğru yüzüyorum, denizin ortasında durup uçurumun ve karayolunun yukarılarına, dağın sarp yamaçlarına bakıyor, orada yaşadıklarını bildiğim geyikleri fark etmeye çalışıyordum.

 

Tatillerde Antalya’ya ve Kınık Dayı’ya koşsam da, bu bana yetmiyordu. Her insanın ruhunun ait olduğu bir coğrafya vardır. Dünyanın neresine giderseniz gidin yaşadığınız sürece ya kendi evinizdesinizdir ya da değilsinizdir. İşte ben okulu bitirip Antalya’ya dönene kadar ruhumun ait olduğu yerden uzakta yaşadığım duygusunu üzerimden hiç atamadım.

Ankara’daki ikinci yılımın yarıyıl tatilinde Antalya’ya döndüğümde Kınık Dayı’yı koyda bulamadım. Ertesi gün umutla yeniden gittim, yine yerinde yoktu. Sonraki ve daha sonraki günlerde de Kınık dayı gelmedi. Anlamıştım. Yine de her Antalya’ya gelişimde ilk işim koya gidip Kınık Dayı’nın gelip gelmediğine bakmak oldu.

Avukatlığımın onuncu yılında Hurma köylülerinden aldığım bir dava dosyasında tesadüfen Kınık Dayı’nın hayatına ilişkin şu satırları okudum. ''Müteveffa Kınık Otyemez. Ölüm yılı 1990 boşandığı eşinden olan tek çocuğu kendisinden önce öldüğünden mirasçısız olarak vefat etmiştir.''

Kınık Dayı sayesinde yendiğim o kabus yılının üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçti. Bu hikayeyi size anlatan ben Avukat Doruk Zafer Kara, namı diğer Kefal, kendi ismimi değiştiremedim ama çocuklarımdan birinin adını Barış, diğerinkini Mutlu koydum. Hala, bu gün dahi, ne zaman tatsız bir olay yaşasam, canım sıkılsa, yaşamla baş etmekte zorlansam, sevgi kıtlığı ya da yalnızlık duygusu hissetsem, Kınık Dayı’nın Koyu’na gider çakıl taşlarının üstünde dayıyla birlikte  uzun saatler geçiririm.

 

 

Paylaşın...

Facebook ile paylaşGoogle Plus ile paylaşTwitter ile paylaş
DMC Firewall is developed by Dean Marshall Consultancy Ltd